3 Aralık 2015 Perşembe

Tahir Elçi'ye metroda, sokakta "niye öyle dedin" sorgusu...

Türkan Elçi röportajının tam metni


KEMAL GÖKTAŞ

Diyarbakır’da çıkan bir çatışmanın ardından ensesine gelen tek kurşunla öldürülen Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’nin eşi Türkan Elçi, eşinin bir suikaste kurban gittiğine inandığını söyledi. Olayın aydınlanacağına inanmadığını, ancak Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bakanların aramasını önemli bulduğunu söyleyen Elçi, CNN Türk’te söylediği sözler nedeniyle hakkında soruşturma açılan ve tutuklama istemi hakimlikçe reddedilen eşi için “Keşke tutuklansaydı” dedi. Elçi, taziyeleri kabul ettiği evlerinde yaptığımız görüşmede sorularımızı şöyle yanıtladı:

Siz görüntüleri izleyebildiniz mi?

Hayır, izleyemedim.

Olayla ilgili sizin görüşünüz ne?

Arkadaşların anlatımından benim çıkardığım, Tahir’in bir suikaste kurban gittiğine inanıyorum. Çünkü çatışma olmuş olamaz. Tahir’in kaçamadığı, koşamadığı için orda kaldığı gibi yorumlar var. Bunlar çok safça yorumlar. Kaçmış olsaydı bile planlı bir şey olduğu için, bilerek, tasarlayarak, yerini tespit ederek sadece Tahir’i hedef aldıkları için kurtulamazdı. Polisle karşı taraf arasında bir çatışma çıktı da bu çatışmadan dolayı arada gitti gibi bir şey yok. Öyle olsaydı başka yaralılar da olurdu, başka insanlar da ölmüş olurdu. Niye hiç kimse değil bir tek Tahir vuruluyor, tek kurşunla ensesinden vuruluyor. Vücudunun her hangi bir bölgesine gelse, rastgele bir kurşunla gitti derdik. Öyle bir şey yok. 

Suikast yapılmasının bir nedeni var mı?

Bunun için konumu müsaitti. Her kesim için sevilen bir insan olduğu için böyle bir şeyle karşılık buldu, hayatı sonlandırıldı. Bir tek tarafın adamı olmuş olsaydı ona yönelik bir şey olmayacaktı. Adım gibi eminim.  20 yıldır çok aktif bir insandı. Gözü karaydı.  

Sosyal medyada, hastane önünde “kahrolsun PKK” dediğiniz iddia ediliyor.

Böyle bir şey olmadı. Bilmediğim bir şeyle ilgili ben nasıl bir yorum yapabilirim. Hiçbir gazeteci ile görüşmedim. Bunlara çk üzüldüm. Bir acı yaşarken anormal yalanlarla karşılaşmak acıyı daha da artırıyor. Bu konuda Tahir’i biraz daha iyi anladım.  Tahir’in sosyal medya ile, kirli medya ile nasıl cebelleştiğini, ne kadar zor anlar yaşadığını daha iyi anladım. Ben öyle çok aktif biri değilim. Çoğu zaman haber kaynağım Tahir’di. Bugün fark ettim, bu iş zor bir işmiş. Söylemediğim bir şeyi söylemişim gibi haber yapıyorlar. Tahir’in söylediği bir kelime üzerinden de hayatı sonlandırıldı. CNN Türk’teki açıklamasından sonra her şey döndü ve bu onun hayatına mal oldu. 


Tehlikeler konusunda onu uyardığınız oluyor muydu?

Çok, çok, çok uyardım Tahir’i. Ben ona benzemiyorum. Belki annelik duygusuyla ona göre daha korkak ve işleri frenlemeye çalışan pozisyonum vardı, ama maalesef yeterli gelmedi. Bir çocuğu nasıl anne servise bindirip okula gönderirken ‘bunu yapma, şöyle yapma’ diye öğütler verir ya.. Bizde de bu bir gelenekti. Tahir sabahları çıktığı zaman ben uyarırdım. “Tahir aman dikkat et, çok da kimseye fazla dokunmayacak şeyler söyleme. Zarar görmeni istemiyorum” diye..  Bu kadar acı, işkence görmüş bir insanın biraz daha rahat bir hayat yaşama hakkına sahip olduğunu düşünürdüm. Bu bencilce bir şey değildi. Belki birazcık kadınlık, annelik duygularıydı. Dediklerimin haklı olduğunu bilse bile önüne geçmek istemiyordu.

-Son günlerde biraz daha mı tedirgin oldunuz?

Çok.. Geçen hafta sonu İstanbul’daydık. Metroda insanlar yanımıza gelip konuşmaya başladı. ‘Tahir bey PKK terör örgütü değildir derken siz buna inanarak mı söylediniz? Bunu hangi amaçla söylediniz?’ diye soruyorlardı. Yolda durdurup soranlar oluyordu. O kişinin niyetini ilk başta algılayamıyorsun, bilemiyorsun, korkuyorsun. Ama kötü niyetle, saldırganlık niyetiyle gelen insanlar bile Tahir’in gülerek verdiği yanıtlar ve ikna ediciliği karşısında yanımızdan olumlu duygularla ayrılıyordu. “Ben bunu barışa hizmet amaçlı söylüyorum. Herhangi bir kesimin sözcülüğünü yapmak anlamında söylemiyorum Öyle bir niyetim yok. Toplum kaostan kurtulsun, daha iyi günlere doğru gidelim, hep beraber yaşayabilelim” dediğinde karşı taraf ikna oluyordu.

Savcılığa ifade vermeye gittiği zaman korktunuz mu  tutuklanır diye?

O değil ama ben çok korktum. Çok demoralize oldum. Kararı uygulama tarzları, onu polislerle, panzerlerle, gövde gösterisi ile makamından almaları beni biraz acıttı. Ben kime yaparlarsa da Tahir’e yapmazlar diyordum.  Tahir’in tutumu belliydi. Bir açıklamadan dolayı böyle bir muamelenin yapılmış olması beni de onu da rencide etti, üzdü de.Eşyalarını topladım, valizini baroda ona verdim. ‘Tutuklanırsan ben yarın İstanbul’a geliyorum’ dedim. İkimiz de tutuklama bekliyorduk. Ama şu anda ‘keşke tutuklansaydı ve böyle bir şeyle karşılaşmasaydık’ diyorum. İnsan bazen tutuklanmaya da keşke diyebiliyormuş. Tutuklanmayı bu kadar da büyütmeseydim diye kendime de kızıyorum. Ben biraz da Tahir’in sağlık problemlerinden korktum. Kalp hastasıyı, by- pass olması gerekiyordu aslında. 2 yıl arayla 2 kez stent taktırdık. Günde bir torba ilaç içiyordu.

Keşke hiç söylemeseydim o sözleri dedi mi hiç?

Hayır, demedi. Biraz o atmosferin etkisiyle söyledi onu. Tahir bu mevzunun salt ‘Terör meselesidir’ diyerek üstünü kapatmanın çözümden uzaklaştıracağını düşünüyordu.

PKK şiddetini de eleştiren açıklamaları olduğu söylendi…

Cizre, Silvan raporları var. Tahir hiçbir zaman ‘hendekler iyidir, yapılmalıdır, bu halk mücadelesidir’ demedi. Bunun doğru olmadığını en radikal bir şekilde her yerde, her platformda  çok net bir şekilde çekinmeden söyledi.

Son dönemde en çok neyi mesele ediyordu?

Türkiye’nin Suriyelileşmesinden, Halep haline gelmesinden korkuyordu. Halep’te bütün tarihi eserler yıkıldı, insanlar göç etmeye başladı. Hüsranlı şehir havasının burada da olmasını istemiyordu. ‘Her ne olursa olsun, biz sorunları demokratik yollarla da çözebiliriz. Şiddetle, barikat kurmayla, hendek kazmayla, sivil insanın zarar görebileceği adımlar atarak değil, demokratik yollarla çözülebileceğine çok inanıyordu.

Bunları söylediği için baskı görüyor muydu?

Hayır, tehdit mahiyetinde, onu rahatsız edecek bir şey yoktu. Sadece bazen sosyal medyada eleştiri düzeyinde oluyordu.  Örneğin, Nusaybin’de bir muhabire saldırı, haber yapılmasına engelleme olmuştu. Tahir de Twitter’da ‘sen muhabirin haber alma hakkını engelleyemezsin’ diye yazdı. Birileri de ‘samimi değilsin, yalakalık yapıyorsun’ diye yazmış. Ama asla öyle bir tehdit almadı.

Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın sizi hemen aramasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Cumhurbaşkanı, Başbakan, Başbakanın eşi, Adalet ve İçişleri bakanları aradı...  Aramalarını ben bir adım olarak düşünüyorum. Çünkü ciddiye almayıp; farklı bir zaviyeden baktığın zaman, ‘yaptıkları bellidir, çözümsüzlüğe gidiyoruz, aramış ne aramamış ne’ gibi bir yaklaşımım yok. Öyle olursa ben Tahir’in çizgisinden uzaklaşmış olurum. Tahir en ufak gördüğü umut ışığını sahiplenirdi. Gelecek güzel günlere inanırdı. Ben bu aramaları da hep o umutla yorumladım. Başbakan veya Cumhurbaşkanı arayıp ‘aydınlatacağız’ dediklerinde farklı bir tepki verebilir miydim?  Hayır. Tahir de olsa nezaketi elden bırakmaz, ‘görüşmek istemiyorum’ demezdi. Duygusallık olurdu. En acı günümde aradılar. Duygusallığa kapılmam, tepkisel davranmam benim duruşuma yakışmazdı. Olayları her yönüyle değerlendirmek lazım. Benim o olayı sıcağı sıcağına ‘bu yaptı şu yaptı’ deme lüksüm yoktu. Bazen insanın bilemediği şeyler oluyor. Ben suçlamaları sadece bir yöne doğru yapmış olsam belki gerçekleri görmeme gibi bir zaafa da düşebilirim. Tahir de emin olmadığı bir konuda yorum yapmazdı. Benim 20 yıllık onun yanında bir çıraklığım var. Bu yaptı, şu yaptı bilemem. Ama neden suikast diyorum? Başka biri niye değil sadece o. Ve ensede tek kurşunla vurulması. Hasbelkader bir şey olmamış, planlı gidilmiş. Çünkü hangi saatte basın açıklamasının yapılacağı dünya aleme duyurulmuş. Tahir’in orada olduğunu biliyorlar.
Bu olayın aydınlanacağına inanıyor musunuz?
Ben inanmıyorum. Okuduğum metinde faili meçhullere vurgu yaptım çünkü deneyimlerimiz faili meçhullerin yıllardır çözülemediğini gösteriyor. Ama belki birilerinin bir umut vermesi, bir şeyleri çözebilme anlamında yaklaşması da önemli. Tamam çözülmeyebilir. Senin kafan yılların güvensizliği ile şekillenmiş. Kafanın içinde örümcek ağı gibi örülmüş o güvensizlikler. Bazı faili meçhuller aydınlanmış olsaydı ben derdim ki bu da sonuçlanacak, çözümlenecek diye umut edebilirdim. Ama benim acımı paylaştıklarını söylediler. Özellikle başbakan, çok çok üzüldüğünü söyledi. Eşi de ‘bir kadın olarak anne olarak sizi anlıyorum’ dedi. Çocukların yaşlarını sordular. Güvenirsin ya da güvenmezsin ayrı bir şey, böyle bir dille dile getirilmiş duyguların samimiyetine inanmıyorum demek bence yakışık almaz.
Törenlerde çok metin bir duruş sergilediniz…
Benim yapımdır. Tahir her zaman bana “Ben önce ölmek istiyorum. Çünkü sen çocuklara sahip çıkacağına inanıyorum” derdi. Tahir de aslında bir çocuktu. İçinde bir çocuk vardı. Çok duygusaldı. Ben onu da sürekli uyarırdım. “Tahir öyle değil böyle”  diye. Ama hiçbir zaman alınmazdı.
“En büyük fobisi bir çocuğun babasız kalmasıydı”
Tahir’i herkes gülümsemesiyle ve çok aceleci olmasıyla tanır. Bir de en büyük fobisi bir çocuğun babasız kalmasıydı. Faili meçhullerde bile onu en çok üzen şey çocukların yetim kalmasıydı. ‘Falanca kişinin çocuğu kaldı ortada, kaç yaşında’ derdi.  Ama şimdi aynı durumla kendisi de karşılaştı. İçine doğuyordu sanki. Arin’i üzgün gördüğü zaman “Peki bu çocuk bana bir şeyler olursa bu çocuk ne olur diye kaygılarını dile getirirdi.


“Törende ‘Tahir belki duyar diye’ konuştum”
Ben bu metni el yazısıyla dün gece uykusuz kalınca yazdım.  Aslında konuşmak istemiyordum. Bir zorunluluk gibi geliyordu. Ama gece uykusuz kaldım, düşünceler kafamı o kadar rahatsız etti ki  “Tahir faili meçhullerle ilgilendi, onunla ilgili bir şey yazabilir miyim” diye düşündüm. Şiirle, öyküyle ilgili çalışmalarım da var. Tahir’in çantası yanı  başımdaydı. Onun bloknotlarına yazdım.  ‘Okusam belki Tahir duyar beni’ diye düşündüm. Biraz da onun duyma ihtimaline binaen okudum, yoksa bir mizanseni yerine getirmedim.

Cenazede kızınız Nazenin’in gözyaşyarı herkesi çok etkiledi. Kızıyla bağı nasıldı?

Çok duygusal bir baba-kız ilişkileri vardı. Kızımı çok narin, çok ince, hassas bir kız olarak yetiştirdi. Kızım 10-15 gün önce yurt dışı başvurusunda bulundu. Tahir gitmesini istemiyordu. Kızımın kararlı olduğunu görünce ‘Türkan çok istiyor, izin verelim gitsin’ dedi. Oturdu bütün  başvurularını İngilizce olarak hepsini kendisi yaptı.

“Klasik bir evliliğimiz yoktu”

Nerelisiniz, Tahir Bey’le nerede tanıştınız?

Ailem Diyarbakır’da yaşıyor. Akşemseddin Ortaokulunda Türkçe öğretmeniyim. Edebiyat mezunuyum. Ben Türkçeyi 8 yaşında öğrendim, babam Fransızca öğretmeniydi. Buna rağmen ben Türkçe bilmezim, sadece Kürtçe konuşurdum. Babamın bilinçli tercihiydi. Tahir Cizreli, ben Diyarbakırlıyım. Ortak arkadaşlarımız vardı, öyle tanıştık. 20-21 yıldır evliyiz.  Tahir’le bir evlilik ilişkisinden öte bir ilişkimiz vardı. Fikirsel birlikteliğimiz, dünyaya bakış açılarımız kimi zaman evliliğimizi ayakta tutan en önemli direk, temel taşı oldu. Klasik, sıradan bildiğimiz bir evlilik ilişkisi değildi. Türkiye’deki problemlere, Kürt sorununa yaklaşımımız, ikimizin de şiddeti onaylamaması gibi..

Siz Tahir Bey’i siyaseten nasıl tanımlarsınız?

İnsanların 20’li yaşlarda ülke sorunlarını çözme konusunda, farklı bakış açıları olabiliyor. Kimi zaman sosyalizm oluyor,  sağcıysa uç noktalara gidebiliyor. Ama belli bir dönemden sonra değişim, dönüşüm olabiliyor. Onda da çıkış noktası sola yakındı ama sonra dünyaya bakış açısı, olayları çözme biçimi olarak daha çok demokrasiye inanıyordu. Sorunun, demokratik yollarla çözüleceğine inanıyordu.

2 Aralık 2015 Çarşamba

İşte Elçi cinayetinin kritik ifadesi